BEKLENTİLER VE İLİŞKİLER
Bir şeylerin birinde olmadığı gerçeğini kabul etmekte zorlanıyoruz. Belki de bunu idrak edemiyoruz.
Hepimiz zaman zaman ilişkilerinde ötekinden bir şeyler bekliyor, onu bir yere koyuyor, olduğundan farklı bir yere yerleştiriyoruz.
Belki de bu insan ilişkilerinin kaçınılmaz bir oyunu. Lakin, gerçekle kurgu olan arasındaki makas açıldıkça hayal kırıklığı yaşamak kaçınılmaz oluyor. Beklentiler karşılanmadığında “sen böyle değildin” serzenişleri başlıyor. Oysa kimse, ötekinin zaten baştan beri hiç öyle olmayabileceği ihtimalini hesaba katmıyor.

Neden karşımızdakini olduğu gibi değil de olmasını arzuladığımız gibi algılarız?
Bu çarptırmalar hangi kişilik yapılanmalarında daha açık hale gelir?
Bu dinamiğinin kökleri, erken nesne ilişkilerimizde ki ihtiyaçlarımızın karşılanma tarzlarına bağlı olabilir. İhtiyaçları bakım vereni tarafından “yeterince” karşılanmış, duygusal olarak tutarlı bir ortamda büyümüş biri eğer kendi mizacıda buna elverişliyse yeterli narsisistik doyumu sağlar ve kendilik gelişimi daha işlevsel bir şekilde seyrini sürdürebilir. Öte yandan, yeteri kadar yatırım yapılmamış; ihmal edilmiş, yok sayılmış ya da tam tersi gereğinden fazla narsisistik yatırıma maruz kalmış; yüceltilmiş, aşırı şımartılmış, sınır konmamış biri de ayrılma ve bireyleşme adımlarını atmakta güçlük çekecektir. Kendine ve ebeveynlerine atfettiği tüm güçlülük (omnipotence) yeterli miktarda kırılmayacaktır. İdealize ettiği ebeveynleri daha sonraları muhtemel olarak idealize ettiği partnerlere, arkadaşlara, iş insanlarına, toplumsal önemli figürlere yani idealize ettiği “ebeveyn imagolarına” dönüşecektir. Yoğun duygusal bağ kurduğu kişileri kendi kurtarıcısı olarak göreme eğilimi artacak, onları ilahlaştırma, yüceltme eğilimi şiddetlenecektir. Kendilik gelişimi pre-ödipal evrede takılı kalacaktır. Ayrılma ve bireyleşme evresinde zorlanmalar yaşayacak, Ben ve Öteki arasında ki ayrımını yapmata zorlanacaktır.
Buna bağlı olarak “sınırlar kavramı” ilişkilerinde bir diğer sorunsal başlık olarak boy gösterecektir. Ötekine bağımlılık, ilişkilerinde “O” olmadan var olmanın zorlaştığı bir döngüye sebep olur. Gerçeği olduğu gibi değil olmasını istediği gibi görmesine sebep olur. Çoğu zaman farkında olmadan yapsa da, bunu bilinçli olarak seçtiği zamanlar da azımsanamaz. Temel endişesi, nesneyi kaybetmemek üzerinedir. Onun desteğine akıl almaz bir ihtiyaç duyar. Vaz geçmeyi, bırakmayı hayal bile edemez. Tıpkı bir çocuğun anne-babası olmadan duygusal olarak hayatta kalamayacağına duyduğu gizli bir inanç gibi onun varlığına kendini muhtaç hisseder. Hazır bulunuşluğundan önce, nesnenin sevgisini kaybetmiş olmanın ruhsallığında açtığı yaranın bedelini böyle öder. Yaşamının temel uğraşı yitirmiş olduğu bu “cenneti” aramakla geçer. Beklentisi, zamanında karşılanmamış olanı tahsil etmek olduğu için karşısındakinin kendi istek ve arzuları olan, ayrı bir birey olduğunu göremez. Onu, kendi biçtiği rolü oynatmaya zorlar. Sonunda; ya terk edilir ya da boğulduğunu, işgal edildiğini hissettiği ilişkiler yaşar.
Kendi olabilmenin ve ötekinden ayrışabilmenin yollarını arar. Bunun provasını yapar. Ancak döngüyü bir türlü kıramaz. Sınırları o kadar geçirgen bir hal alır ki nesneyi kaybetmemek için onun her istediğini gerçekleştirir. Sadece uyum sağlar. Neredeyse, asalak bir yaşam sürer.
İşte, bu tarz kişilik yapılarına sahip bireyler ilişkilerinde “gerçeği” daha çok çarpıtma eğilimi gösterirler. Yaşamlarının sorumluluğunu kendi adlarına yapamayacak olduklarını düşündükleri ve hissettikleri için hep bir başkasının dayanağına ihtiyaç duyarlar. Bunun için başlangıçta karşılarındakini idealize eder (yüceltir) ancak beklentileri karşılanmayacak seviyeye eriştiğinde değersizleştirme savunmaları devreye girer.
Her şeye rağmen, kişilik gelişimi ilerlemeci bir seyir izler. Statik değildir. Bu dinamizm içerisinde birey, kendi adına, bu zamana kadar izlediğinden farklı adımlar atacak ve kendine yatırım yapmaya karar verecek olursa değişimin kapısını aralayabilir. Kendi kurtuluşu adına ötekine yapmaktan vaz geçemediği nafile yatırımın farkına vardığında, kapanması gereken boşluğun kendi bitmemiş meselelerinde saklı olduğunu anlayacaktır. Kendi ile olan ilişkisini onarmaya başladıkça, başkalarının desteğini istemek bağımlı bir eylemden ziyade, karşılıklı dayanışmanın sağlandığı ikili bir dansa dönüşür. Kendi ve ötekilerin sınırlarının farkına varmaya başladığı, kim olduğunu ve olmadığını daha net idrak etmeye başladığı yeni bir dönemin içerisine girer. Bu yol başlangıçta karmaşık ve tekinsiz gözükebilir fakat deniz dalgalanmadan durulmayacaktır. Kendi duygularını tanımaya başlamakla birlikte, neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair sorgulamalar bunları izleyebilir. Bu aşamada, başka türlüsünü deneyimlememiş olmaktan ötürü süreç “yabancı” hissettirebilir. Bu yüzden alışılmış olana geri dönme arzusu yoğunlaşabilir.
Eğer, psikolojik olarak dayanıklı olunursa “kendini yeniden bulma” süreci, kendiliği zenginleştiren bir şekilde sürebilir. Bu sayede, hayatına, yalnızca geçmişin penceresinden değil “şimdi ve burada” penceresinden de bakabilir hale gelir.
Klinik Psikolog Batuhan Bilen
![]()
NARSİSİZM
Bunları da beğenebilirsiniz

İktidar Savaşında ‘Biz’
12 Nisan 2023
Suçluluk
1 Haziran 2023